6 Mart 2013 Çarşamba

HAYATA GEL / Nilgün Yüksel


HAYATA GEL
Aslında her şey bir dokunuşla başladı. Sesin, bakışın, tenin temasıyla…
Sonra biz bunu çok geriye götürüp yeniden açıkladık başka başka adlandırmalarla. Tanrı’nın, doğanın ve zamanın dokunuşu.
Sonra, sonuçta insan oldu ve yaşadı. İçindeki yaşamı dışsallaştırıp ona ad koydu. İsim verdiği birçok şey gibi ondan uzaklaştı.
Evet, bir hayat vardı ama çoktan içini boşalttığımız bedenlerimizin dışında akıyordu.
İnsan, kendi yarattığı bu soyut kavrama bir türlü ulaşamıyordu. Sonra kabullendi, boyun eğdi. Ve kabullenip boyun eğdiği için öfkelendi. Şimdi ortaya yeni bir sorun çıkmıştı çünkü öfkesinin kaynağını da çoktan unutmuştu. Korumak, korunmak yerine yok etmeyi koymuş saldırgan içgüdülerinin nedenini artık bilmiyordu. Gizlemenin, gizlenmenin zamanı gelmişti.
Oysa çıplaktı. Ve hiçbir örtü çıplaklığını yeterince gizleyemiyordu. Görünmezlik pelerini sadece masallarda vardı ve aslında sadece metafordu.
Bir es…
Ama metaforlar aynı zamanda insanın çok da ortaya dökemediği arzularının sembolik anlatımı değil miydi?
O zaman eğer pelerinler ve maskeler bizi görünmez yapamıyorsa, biz pelerinleri ve maskeleri görünmez yapabilirdik. Yaptık da…
İşte sonunda insan, gerçek çıplaklığı ortadan kaldırmanın yolunu bulmuştu. Madem hayat çok uzaklara gitmişti ve biz yaşıyormuş gibi yapıyorduk, madem ona ulaşmanın yolunu çoktan yitirmiştik, öyleyse her zaman ve her şeyde “… mış gibi” yapabilirdik.
Tacizin, katlin, savaşın ve her tür şiddetin parçasına dönüşüp hiç de öyle değilmiş gibi, orada olup yokmuş gibi, olmayıp varmış gibi yapabilirdik.
Safiye Mine Erdurak “Hayata Gel” serisinde bir tür yüzleşmeyi öneriyor. “… mış gibi” yapmadan ama aynı zamanda yüksek perdeden konuşmadan sadece sezdirerek.
Her zaman kullandığımız yolu tersine çevirip boyaların ardına, figürü, durumu, sezgiyi gizleyerek yaşamı açık ediyor. Başka bir deyişle gizlemenin, gizlenmenin başka bir ifşa yolu olduğunu gösteriyor.
Bir yandan karmaşayı işaret ederken diğer yandan içten bir dokunuşun varlığını hatırlatıyor.
İçten bir dokunuş… Hala buradaysak, insansak, görünmezlik pelerinlerimizi arada sırada da olsa çıkarıp atmayı başarabiliyorsak, yaşam bizim dışımızda ve çok uzakta değil bizle akıyorsa, dikkatli bakabiliyorsak ve boyanın ardındakini görebiliyorsak…
Aslında her şey o ilk dokunuşuyla başlamıştı. Çıplak sesin, çıplak gözün, çıplak tenin dokunuşuyla.
Doğanın ve zamanın eli bize ilk değdiğinde çıplaktık…
Ve ilk nefes alışımızda…
NİLGÜN YÜKSEL 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder