HAYATA GEL
Aslında her şey bir dokunuşla
başladı. Sesin, bakışın, tenin temasıyla…
Sonra biz bunu çok geriye
götürüp yeniden açıkladık başka başka adlandırmalarla. Tanrı’nın, doğanın ve
zamanın dokunuşu.
Sonra, sonuçta insan oldu ve
yaşadı. İçindeki yaşamı dışsallaştırıp ona ad koydu. İsim verdiği birçok şey
gibi ondan uzaklaştı.
Evet, bir hayat vardı ama
çoktan içini boşalttığımız bedenlerimizin dışında akıyordu.
İnsan, kendi yarattığı bu
soyut kavrama bir türlü ulaşamıyordu. Sonra kabullendi, boyun eğdi. Ve
kabullenip boyun eğdiği için öfkelendi. Şimdi ortaya yeni bir sorun çıkmıştı
çünkü öfkesinin kaynağını da çoktan unutmuştu. Korumak, korunmak yerine yok
etmeyi koymuş saldırgan içgüdülerinin nedenini artık bilmiyordu. Gizlemenin,
gizlenmenin zamanı gelmişti.
Oysa çıplaktı. Ve hiçbir örtü
çıplaklığını yeterince gizleyemiyordu. Görünmezlik pelerini sadece masallarda
vardı ve aslında sadece metafordu.
Bir es…
Ama metaforlar aynı zamanda
insanın çok da ortaya dökemediği arzularının sembolik anlatımı değil miydi?
O zaman eğer pelerinler ve
maskeler bizi görünmez yapamıyorsa, biz pelerinleri ve maskeleri görünmez
yapabilirdik. Yaptık da…
İşte sonunda insan, gerçek
çıplaklığı ortadan kaldırmanın yolunu bulmuştu. Madem hayat çok uzaklara
gitmişti ve biz yaşıyormuş gibi yapıyorduk, madem ona ulaşmanın yolunu çoktan
yitirmiştik, öyleyse her zaman ve her şeyde “… mış gibi” yapabilirdik.
Tacizin, katlin, savaşın ve
her tür şiddetin parçasına dönüşüp hiç de öyle değilmiş gibi, orada olup yokmuş
gibi, olmayıp varmış gibi yapabilirdik.
Safiye Mine Erdurak “Hayata
Gel” serisinde bir tür yüzleşmeyi öneriyor. “… mış gibi” yapmadan ama aynı
zamanda yüksek perdeden konuşmadan sadece sezdirerek.
Her zaman kullandığımız yolu
tersine çevirip boyaların ardına, figürü, durumu, sezgiyi gizleyerek yaşamı
açık ediyor. Başka bir deyişle gizlemenin, gizlenmenin başka bir ifşa yolu
olduğunu gösteriyor.
Bir yandan karmaşayı işaret
ederken diğer yandan içten bir dokunuşun varlığını hatırlatıyor.
İçten bir dokunuş… Hala
buradaysak, insansak, görünmezlik pelerinlerimizi arada sırada da olsa çıkarıp
atmayı başarabiliyorsak, yaşam bizim dışımızda ve çok uzakta değil bizle
akıyorsa, dikkatli bakabiliyorsak ve boyanın ardındakini görebiliyorsak…
Aslında her şey o ilk
dokunuşuyla başlamıştı. Çıplak sesin, çıplak gözün, çıplak tenin dokunuşuyla.
Doğanın ve zamanın eli bize
ilk değdiğinde çıplaktık…
Ve ilk nefes alışımızda…
NİLGÜN YÜKSEL 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder